Bizi takip edin:

[RSS] [Facebook] [YouTube]

Arı Duru Türkçeciliğin Bildirisi

Son düzenlenme tarihi: 2018-08-11

Türk Dili

Türk dili geçmişinden bugününe eski bir medeniyetin, köklü bir tarihin birikimi sonucu oluşmuş bir dildir. Bu dilin geçmişinde yaşadıklarını kısaca sizlere hatırlatmazsak bu bildiriyi hazırlama amacımızı ve bu bildiride vurgulayacaklarımızı size gereği gibi aktarma becerisinden yoksun kalabiliriz.

Yazılı Türk dilinin tarihi VII ve VIII. yüzyıllarda Orhon vadisinde dikilen yazma taşlarla başlamakla birlikte; ister Orhon Yazma taşlarında kullanılmış olan gelişmiş ve işlek dil, ister komşu ülke kaynaklarında yer alan bilgiler, Türk dilinin başlangıcının çok daha eskiye gittiğini gösterir.

Edebi metin niteliğindeki ilk büyük metinler Tonyukuk (725), Bilge Kağan (731) ve Kültegin (732) adına dikilmiş olan Göktürk Yazma taşlarıdır. Türk dilinin ilk sözlüğü ve dil bilgisi kitabı Divan-ü Lügat-it-Türk ise 1072 yılında Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılmıştır. Yaklaşık dokuz bin sözü içeren eser, yalnızca bir sözlük, yalnızca bir dil bilgisi kitabı değil, aynı zamanda Türk yazı dilinin ve ağızlarının ele alındığı, kültür değerlerinin kayıt altına alındığı abidevi bir kaynaktır. Kaşgarlı Mahmut; Karahanlı, Uygur, Oğuz, Kıpçak, Kırgız ve diğer akraba topluluklarının söz baylığını dermek yoluyla eserine Divanü Lugati’t-Türk (Türk Lehçeleri Sözlüğü) adını vermiştir. Kaşgarlı Mahmut’un yirmiyi aşkın yazı dilini ve ağzını Türk adı altında toplaması, bilimsel bir gerçekliği ortaya koymaktadır.

Büyük ölçüde ortak dil ögelerine dayanan bu lehçe ve ağızlar, zaman içerisinde kendi iç gelişmelerini sürdürerek bugün yazı dilleri ve resmî diller hâline gelmişlerdir.

Eski Anadolu Türkçesi

Günümüzde Anadolu’da konuşulmakta olan Türk dilinin tarihi ise; on birinci yüzyılda Anadolu’nun, Anadolu’ya gelen Oğuz Türkleri (Türkmenler) sayesinde Türkleşmeye yüz tutması ile başlar.

Bu dönemde Anadolu’da konuşulan dil Oğuz Türkçesi (Türkmence) olsa da, Oğuzların Karahanlı (Çağatay) Türkçesini yazı dili olarak kullanma geleneği nedeniyle bu erken dönemden on üçüncü yüzyılın başlarına kadar Türkmence (Anadolu Türkmencesi) bir yazı dili olarak ortaya çıkmaz.

On üçüncü yüzyıla yaklaşıldıkça Behçetü'l-Hadaik, Kıssa-i Yusuf ve Kudûri Tercümesi gibi on üçüncü yüzyıl öncesi bazı eserlerde Oğuz Türkçesi ve Karahanlı/Karluk (Çağatay) yazı diliyle karışık farklı şive özellikleri gösteren eserler görülür ve bunlar karışık dilli olarak adlandırılmaktadır.

Bunun için Eski Anadolu Türkçesi on birinci yüzyıldan itibaren konuşma dili olarak ortaya çıksa da, Karluk etkisi göstermeyen yazı dilinin gelişmesi on üçüncü yüzyılı bulduğu için Eski Anadolu Türkçesinin yazılı tarihi on üçüncü ve on beşinci yüzyıllar arasında olarak kabul edilir.

Bu arada araya sıkıştırıp belirtmekte yarar görüyoruz ki düşünülenin aksine Eski Anadolu Türkçesi kendisinden daha doğuda yer alan Oğuz/Türkmen dillerinden değil, Azerbaycan’da konuşulan Türk dili ve Hazarın doğusunda konuşulmakta olan Türkmence Oğuz/Türkmen dilleri olarak Eski Anadolu Türkçesinden (Anadolu Türkmencesinden) türemişlerdir.

Eski Anadolu Türkçesi (Anadolu Türkmencesi) devrinde Eski Anadolu Türkçesinin söz varlığı, kelime haznesi Klasik Osmanlı devrinin aksine yalındır ve henüz Arapça, Farsça kelimelerin ve tamlamaların az olduğu görülür. İstanbul'un fethine kadar dilde Arapça ve Farsçanın tesiri yavaş yavaş artmış ve fetihten sonra bu dillerden gelen unsurlar daha hızlı bir şekilde Klasik Osmanlı Türkçesinin yazı dilinde yer tutmaya başlamıştır. Halkın o dönemki kullanımında böyle bir yabancı söz çokluğu söz konusu olmamıştır.

Osmanlı Türkçesi

On beşinci yüzyıldan itibaren Osmanlıca sözünü kullanmamız kaçınılmaz hale gelmektedir. Bu devrede Eski Anadolu Türkçesinin söz varlığı kadar açık bir Türkçe söz varlığı yoktur. Ancak, dilin yapısındaki yabancı sözlerin kullanımı metinden metine, muhitten muhite değişebilmiştir. Örneğin, sanat yapmak kaygısıyla saray muhitinde yazılan ve sadece dar aristokrat kesime hitap etmesi amaçlanan şiir ve nesir örneği eserlerin dili oldukça ağırdır. Halk arasında “Osmanlıca” denince algılanan o Türkçenin dışında farklı dil düşüncesi bu gibi kullanımların sonucu olmuştur.

Türkiye Türkçesinde on üçüncü yüzyıla ait en eski metinlerde toplam kelime hazinesinin üçte biri Arapça ve Farsça alıntılardan oluşurken on beşinci yüzyıl ortalarından itibaren kullanılan yazı dili, günümüz konuşma dilinden yapıca çok uzaklaşmaya başlar bu uzaklaşma on yedinci yüzyılda hat safhaya çıkacak ve biçim olarak aşağıdaki gibi eserler yazılacaktır:

"Amed-i medid ve ahd-i ba'iddir ki daniş-gâh-ı istifadede nihade-i zanu-yı taleb etmekle arzu-yı kesb-i edeb kılıp gerçi irre-i ahen-i berd-i gûşiş-i bî-müzd zerre-i fulad-ı fu'ad-ı infihamı hıred edemeyip şecere bî-semere-i isti'daddan yek-bar-ı imkân intişar-ı nüşare-i asar-ı hayr-ül me'ad as'ab-ı min-hart-ül katad olup ancak piş-nigâh-ı ihvan ve hullanda hem-ayar-ı nühas-ı hassas olan hey'et-i danişveriyi zaharif-i tafazzul ile temviye ve tezyin edip bezm-gâh-ı sühan-gûyanda iksar-ı sersere ile ser-halka-i ihvab-ı hava-ayin olmuş idim."

Bu şu demektir: Anadolu Türkçesi on beşinci yüzyıldan başlayarak yazılı bir dil olmaktan çıkmıştır. Halkın konuştuğu dil yazılıp korunmamış ve geliştirilmemiş, yazı dili saray ve çevresindekilerin anlayıp beğenecekleri tarzda bir yapay dile dayandırılmış ve Türkçe yazılmaz hale gelmiştir. Öz dilini konuşmaya devam eden halk yönetimden dilce ve kültürce uzaklaşmış, yapay dili benimseyen yönetim halkını cahil görüp öz halkına yabancılaşmıştır. Bunun sonucu kendi halkına “Türk-i bi idrak” diyenlerin şuursuzluğu devlet katında yayılmıştır.

Osmanlıcanın gelişmesi ve Türkçeden ayrışması bir vahim sonucu daha doğurmuştur; Anadolu ağızları kendi hallerine kalmıştır, ölçülü dil onlardan uzaklaştığı ölçüde, ölçülü dilin denetleyiciliğinden yoksun kalan ağızlar kendi gelişim süreçlerine başlamışlardır.

Bu ağızlar Osmanlı yönetiminin dilden dışladığı çok sayıda Türkçe sözü saklarken, çok sayıda sözde de anlam kaymaları, anlam genişlemeleri, anlam daralmalarının yaşanmasına neden olarak, Anadolu Türkçesinin on beşinci yüzyıla kadar büyük başarı ile yaşattığı Orta Asya ile dilde birliği yıkmıştır. On beşinci yüzyıla dek yazılan Anadolu eserleri Türkistan’da, Türkistan eserleri Anadolu’da rahatlıkla ve zevkle okunmakta idi.

Aslında bu temelde devlet ile halk, halk ile devlet ve genelde Anadolu ile Türkistan arasındaki kopukluğun suçunu Anadolu ağızlarına yamamak da doğru olmayacaktır. Bunun sorumlusu Arapça-Farsça sözler ve dilbilgisi için Türk’e sırtını dönen Osmanlı hanedanıdır.

Bu bağlamda Osmanlı dilinin Türkçe olduğunu iddia edenler Türk halkına haksızlık etmekte, öz hayallerini süsleyen o yapay dili anlamadıkları için Türk halkını suçlamaktadırlar. Hatta Osmanlıda Türkçe yerine Osmanlı dilinde yazıp konuşanlar Arapça ve Farsça sözleri kullanmadıkları için Türkü kâfirlikle dahi suçlamışlar idi.

"Amed-i medid ve ahd-i ba'ddir ki..." diye başlayan paragraftaki dil hiçbir şekilde Türkçe değildir. İçinde etmek, olmak ve imek dışında Türkçe söz geçmeyen bu dile Türkçe demek doğru değildir.

On beşinci yüzyıl ile Türkçülük akımının başladığı yirminci yüzyıl arasında Türkçe Anadolu’da doğru düzgün yazılmamıştır. Devamlılığı kalmamıştır. Bu ancak İngiltere’deki Eski İngilizceden Orta İngilizceye geçişin gerçekleştiği, İngilizcenin Germenik söz dağarını büyük oranda kaybedip yerine Latin-Fransız sözlerini yerleştirdiği Norman İstilası dönemi ile karşılaştırılabilecek bir kopuştur.

Bu beş yüzyıllık dönemde Anadolu’da Türkçe koşmalar, maniler deyişler ile zar zor ayakta kalmıştır. On beşinci yüzyılın en tanınmış ismi Hacı Bektaş Veli, on altıncı yüzyılın Türkçe sevdalıları Köroğlu ve Pir Sultan Abdaldır. On yedinci yüzyılda Aziz Mahmut Hüdai, Niyazi Mısri, Kâtibi, Kayıkçı Kul Mustafa, Karacaoğlan ve Âşık Ömer, on sekizinci yüzyılda Erzurumlu İbrahim Hakkı, on dokuzuncu yüzyılda Erzurumlu Emrahtır. Türkçeye hizmet sunmuş bu büyüklerimiz de olmasa Anadolu Türkçesi yaşamıyor olabilirdi. Bu Türk halk edebiyatçıları Osmanlıca bilse ya da Türkçe yazmasa Anadolu Türkçesi çoktan ölmüş ve yerini Osmanlıca almış olabilirdi. Türk halkı özünü korumak için direndi ve 20. Yüzyılda beş yüzyıllık direnişinin semeresini Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Osmanlı mezaliminden kurtularak öz devletini, Türk devletini kurarak aldı.

Atatürk ve Türkçe

Cumhuriyetin kurulması ardından ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün eli ile ülkeyi her alanda yeniden yapılandırılmaya başlandığı gibi, Gazi’nin “Ülkesinin, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” sözünde dile geldiği üzere dili de Türkleştirme çalışmalarına başlandı.

Mustafa Kemal’in Türk dilciliği ile ilgili söylemiş olduğu çok sayıda söz vardır ancak onun dilcilikte izlenmesi gereken yol hakkında fikir edindiğimiz 29 Ekim 1933 tarihli, Ziraat Bankası’nda yaptığı şu konuşması kayda değerdir:

"Düşün bir kere... Osmanlı İmparatorluğu ne oldu? Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu? Dünyayı ürküten Almanya’dan bugün ne kaldı? Demek ki hiç bir şey sür-git değildir! Bugün ölümsüz gibi görünen nice güçlerden ileride belki pek az bir şey kalacaktır. Devletler ve milletler bu idrakin içinde olmalıdırlar. Bugün Sovyetler Rusya dostumuzdur, müttefikimizdir... Devlet olarak bu dostluğa ihtiyacımız var! Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir! Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler, avuçlarından sıyrılabilirler. Dünya yepyeni bir dengeye ulaşabilir! İşte, o zaman Türkiye; ne yapacağını bilmelidir! Bizim bu dostumuzun yönetiminde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız! Hazır olmak yalnız susup o günü beklemek değildir, hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanırlar? Manevi köprülerini sağlam tutarak! Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür! Bugün biz bu toplumlardan dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz! Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur! Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz; Bizim, onlara yaklaşmamız gerekli... Tarih bağı kurmamız lazım, folklor bağı kurmamız lazım, dil bağı kurmamız lazım... Bunları kim yapacak? Elbette Biz! Nasıl yapacağız? İşte görüyorsunuz; Dil Encümenleri, Tarih encümenleri kuruluyor, dilimizi onların diline yaklaştırmaya, tarihimizi ortak payda haline getirmeye çalışıyoruz. Böylece, biri birimizi daha kolay anlar hale geleceğiz. Tarihimizi onlara yaklaştırmaya çalışıyoruz, ortak bir mazi yaratmak peşindeyiz. Türkiyat Enstitüsünü kurduk, kültürlerimizi bütünleştirmeye çalışıyoruz, Ama bunlar açıktan yapılmaz! Adı koyularak yapılacak işlerden değildir, Bunlar devletlerin ve milletlerin derin düşünceleridir. İşitiyorum: Benim dil ve tarih ile uğraştığımı gören kısa düşünceli bazı vatandaşlarımız; "Paşanın işi yok! Dil ile tarih ile uğraşmaya başladı" diyorlarmış... Yağma yok! Benim işim başımdan aşkın! Ben bugün ileri bir Türkiye kurmağa ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye’sinin temellerini atmaya da o kadar dikkat ediyorum. Bu yaptıklarımız hiç bir millete düşmanlık değildir. Barıştan yanayız, barıştan yana kalacağız! Ama durmadan değişen dünyada, yarının muhtemel dengeleri için hazır olacağız."

Yukarıda alıntıladığımız sözlerinde Ulu Önder’in Türk dilciliği için ortaya koyduğu hedef açıkça okunmaktadır. “Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi?” diye düşünmeden “Bizim, onlara yaklaşmamız gereklidir”. Bu duruş Ortak Türkçeci bir duruştur.

Bu duruşun gereği olarak birçok araştırmacı bizzat Gazi tarafından dil araştırmaları yapmak üzere Türkistan’a gönderilmiş ve bu araştırmacılar çoğu kez, Türkistan topraklarında konuşulmakta olan sözlerden kayda değer bulduklarını Türkiye’ye taşımıştır. Bu sözlerin Anadolu ağızlarında kullanılan sözler ve kaynaklardan derlenen sözler ile karşılaştırma ve eşleştirmeleri ve Anadolu Türkçesine uyarlamaları o döneme damgasını vuran çalışmalardan olmuştur.

1936 yılında Rusya Türkiye’den gelip Türkistan coğrafyasında dil araştırmaları yapan araştırmacılara Türkçülük duygularını uyandıracağı kaygısı ile sınırlarını kapatıncaya çalışmalar durmuş ve o günkü koşullar ile Türkçenin beslenebileceği dış kanallar kapatılmıştır.

Koşulların ağırlığı altında kalınmaksızın Türkçede bir yenileşmenin, özleşmenin gereği ağır bastığı için arılaştırıcı tutum değişmemiş ve Türkçe ağır Arap, Fars ve Fransız kökenli sözlerden kurtarılmaya çalışılmıştır.

Başbuğ Atatürk, her ne kadar Türkçeci çalışmaların başlangıcında Ortak Türkçeci ve diğer Türk halklarıyla yakınlaşmacı bir tavır takınmış olsa da, Orta Asya yollarının tıkanması ile Anadolu ve eski kaynakların sunduğu imkânlar ile yetinmek zorunluluğunu kabul etmiştir.

Türk diline verdiği önem o denli büyüktür ki bilim terminolojisinin Türkçeleştirilmesine katkı sunmak için 1936-1937 yılları boyunca çalışarak bir geometri kitabı hazırlamış ve Osmanlıca geometri tabirlerini kendisi Türkçeleştirmeye çalışmıştır. Bugün kullanmakta olduğumuz birçok geometri terimi ve başkaları bizzat kendisince türetilmiştir. Atatürk tarafından türetilen kimi sözler şöyledir: Açı, Açıortay, Alan, Artı, Beşgen, Boyut, Bölü, Çap, Çarpı, Çekül, Çember, Dışters açı, Dikey, Dörtgen, Düşey, Düzey, Eğik, Eksi, Eşit, Eşkenar, İçters açı, İkizkenar, Kesek, Kesit, Kırık, Konum, Köşegen, Oran, Orantı, Paralelkenar, Taban, Teğet, Toplam, Türev, Uzay, Üçgen, Varsayım, Yamuk, Yanal, Yarıçap, Yatay, Yay, Yöndeş ve Yüzey.

Bütün iyi niyetine karşılık, kendisi bir dilci değildir. Elinden geleni ardına koymadığı görülse de türettiği sözler kök ve ek uyumundan yoksundur. Ekler işlevlerinin dışında yalnızca karşılık bulma amacına yönelik kullanılmıştır. Türkçede ek-kök ilişkisi son derece önemli olmasından ötürü türetilen sözler eleştiriye açıktır. Gazinin türettiği sözlerin bir kısmı barındırdığı ek kök uyumsuzluğu dışında yabancı sözler de içermektedir. Örneğin; üçgen sözü içerisindeki –gen Türkçenin hiçbir evresinde kaydedilmemiş olup Batı Anadolu ağızlarında görülür. Bu söz Batı Anadolu’daki Rum ağızlarında gönia, gönie, gënie biçimleri bulunan Yunanca gônia (köşe, kenar, kıyı) sözünden başkası değildir. Ancak Gazi dilbilimci olmadığı için bunun alıntı olduğunu sezememiş, görememiş ve Türkçe sanmıştır. Bugün biz üçgen, dörtgen vb. sözleri kullanırken Türkistan Türklüğü ağız birliği içinde bucak (köşe) sözünden yararlanarak üç bucak, dört bucak demektedir. Üçgen sözündeki diğer Türk dilleri ile uyumsuzluk kendini yineleyen bir kısır döngüdür. Atamızın türettiği sözlerin büyük çoğunluğu sözlerin türetildiği dönemde Türk Dünyası ile bağlarımızın Rusya tarafından koparılmış olması nedeniyle Orta Asya’daki Türk halklarının terminolojisi ile uyumsuzluk arz etmektedir.

Mustafa Kemal, büyük bir insandır, eleştiriye hep açık durmuştur. Sözleri dil bilimi ile uğraşanların eleştirisine sunduysa da eleştiri almamıştır. Sezgisi güçlü Atamız kendi türettiği sözlerin çok ötesinde, başlatılan özleştirme hareketinde bir sorun olduğunu sezmiş, bunun ileride Türk dil birliğini bozacağını görmüş ve arılaştırma hareketinin bir tasfiyecilik ve uydurukçacılık kampanyasına döndüğü teşhisinde gecikmeyerek bu duruşa bir son vermiştir.

Geliştirilmeye 1930’ların başında başlanılan Güneş Dil Teorisi Avrupa merkezci tarih teorileriyle hesaplaşma çabası olacaktı. Türk milletinde kendisine güvenen ve saygı duyan bir millet bilincinin uyanmasını sağlayacak ve bu teori ile Avrupalı tarihçilerin Türkleri aşağılamasına yanıt olarak "Türk dili, Taş ve Maden devrinde kültür kelimelerini göç yolu ile yeryüzündeki dillere yayan kadim büyük bir kültür dilidir." mesajı verilecekti. Mustafa Kemal Atatürk, Türkçede var olan yabancı sözlerin de en nihayetinde Türkçe olduğu savı ile belki gelecekte bilim dünyasınca eleştirilmeye başlar, hedef gösterilir hale gelecekti. Ama kendini değil, her zaman için milletini düşünen bir önder olarak o gün için Türk milletinin özüne güvenini canlandırmış, milletin gururunu ayaklandırmış ve başarı ile dildeki aşırıcılık hareketini tasfiye etmiş idi.

1937 sonu - 1938 başlarında arılaştırma ve özleştirmeyi bir aşırılık, bir ırkçılık haline dönüştürenler Gazinin açık tavrı ile dinmiş görünseler de, 1938’de ulusumuzun başının yaşama gözlerini yumması ile yeni bir dönem başlıyordu.

Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşama gözlerini yummasının ardından başlangıçta bir suskunluk ve ne edeceğini bilmezlik yaşanmışsa da Türk dilciliği kendini tez vakitte toparlama gayretine girdi.

Dil Devrimi Tartışması

Gazi’nin ölümü ardından dikkate değer, kale alınmalı ve anılmalı tartışmalar dil devriminin haklılığından çok, dil devriminin hayata geçirilmesinde kullanılan yönteme yönelik olmuştu. Azınlıkta kalan ümmetçi ve yobazlar dışında dil devriminin gerekliği tartışma zeminine taşıma gayretinde olan yoktu dahi. Devrimin yöntemine karşı çıkanların argümanları arasında başlıca şunlardan söz edilebilir:

  1. Anadolu’dan derlenen sözlerin kimi zaman dar bir alanda, sınırlı sayıda konuşucu tarafından biliniyor olmasının yanı sıra, kimi zaman aslında Türkçe olmamaları (örneğin; esas yerine derlenen temel sözünün sonradan Rumca/Yunanca olduğunun anlaşılması) ya da Türkçe olsalar dahi bu sözlerin anlam kayması, daralması ve genişlemesine uğramış olmaları,
  2. Eski kaynaklardan derlenen sözlerin anakronik biçimler ile diriltilme çabasına girilmesi (Eski Türkçe bodun sözünün içinde yer alan bod sözünün günümüz Türkçesinde boy olduğu bilindiği halde, sözün “d” ile ve budun gibi gerçeğe ve dilimizin evrimine aykırı bir biçimde dile sokulma çabası),
  3. Eski kaynaklardan derlenerek diriltilmeye çalışılan söz ve yapıların yanlış çözümlenerek Türkçenin geçmişinde yer almayan söz ve yapıların, Türkçenin yararından çok Batı kavramlarını karşılama kaygısı ile Türkçeye sokulma girişimleri (Eski Türkçede ve Cumhuriyetimiz kurulduktan sonraki dönem dışında istek ve yoksunluk veya azlık bildiren fiiller türetmekte kullanılan Eski Türkçede sadece yiyecek ve içecek adlarında eklenen, ad ve sıfatlara eklenerek fiil türetmeye yarayan –sa/–se eki vardır. Türkiye Türkçesinde ve diğer Türk dillerinin gelişiminde yaygın kullanıma kavuşan, ad ve sıfatlara eklenerek fiil türetmeye yarayan bu ekten tekrar ad türetmek için kullanılan –l ekinin yanlış yorularak –sal/-sel diye fiilden ad türeten ekimiz olduğunun varsayılması ve bu sözde ekin işlev ve görevi ile keyfi oynama yoluyla bu eke Türk dilinin geçmişinde ve diğer Türk dillerinde görülmeyen ve Türk dilinin eğilimlerine aykırı nispet sıfatı türetme görevinin yüklenmesi suretiyle Avrupa ve Sami dillerindeki nispet sıfatı yapısının Türkçeye taşınma çabası),
  4. Türkiye Türkçesinde kullanılan sözlerin anlamlarının olduğu gibi kabul edilerek içlerinde anlam kayması, daralması ve genişlemesine uğramışlarda herhangi bir biçimde anlam düzeltmesine gidilmemesinin ilerleyen dönemde Türkçenin söz türetme kapasitesini sınırlayacağı iddiası,
  5. Sözler türetilirken anlam düzeltmesine gidilmeyen fiillerden türetilen sözlerin eski kaynaklarda yer alan kullanımları gelecek kuşakların anlamasına engel olacağı öngörüsü,
  6. Söz türetmede kullanılan eklerde, eklerin tarih boyunca eğilimli oldukları işlev dışında keyfi ve fiilden çağrışıma dayalı biçimde kullanılması, türetmede ek- kök ilişkisinin düşünülmemesi, örneğin; ölüm, tadım, kalım, sevim, bilim, görüm, bağlam gibi eski sözlerde görülen ve fiilden eylem adı türeten –ım /–im ekinin kuraldışı sözler türetmek için kullanılması, (ortamak diye bir fiilimiz yokken ortam, biçemek diye bir fiilimiz yokken biçem, dönemek diye bir fiilimiz yokken dönem), kuramak diye bir fiilimiz yokken kuram sözlerini türetmek gibi…),
  7. Eklerin çözümlemesinin zorlaşması ve Türkçenin yapılan türetmeler ile kuralsızlığa mahkûm edildiği yargısı, (Eski Türkçe tutam* sözünden yola çıkılarak bir –am ekinin mi icat edildiği, yoksa –ım ekinin işlevinin çok ötesinde yorularak yeni bir ek haline getirilip addan ad türetmede (gizem, görkem, önem) mi kullanıldığı belirli değildir. Bu argümanda dilimizin eklerinin herhangi bir işlevi olmaksızın keyfi kullanılmakta ve dilimizin kurallılığı yıkılmakta olduğunun iddia edilmesi,
  8. ----

    *Eski Türkçede tutmak anlamında tutamak* diye bir fiilin var olması ve bu fiile (–ım) getirilmiş olması kuvvetli ihtimaldir, çünkü Türkçede sonu ünsüzle biten birçok sözün eşdeğeri Moğolcada –a ile biter biçimde bulunmaktadır, bu da Ana Altayca ile ilgili olabilir)

    ----

  9. Türetilen kimi sözlerin karşılık olarak sunulduğu sözlere olan benzerliğinin (örneğin; Fransızcası imaj olan imge, Fransızcası ekol olan okul, Fransızcası bülten olan belleten, Arapçası sabt olan saptama vb.) taklitçilik diye yorulması ve Türkçeyi taklitçi bir dil durumuna soktuğu düşüncesi, Türkçe sözlerin Avrupa sözlerine benzetilme kaygısı,
  10. Yapılan bütün türetmelerin diğer Türk dillerinden bağımsız ve Türk dil birliğini bozucu nitelikte olduğu kaygısı,

Bu argümanlar ile yola çıkanlar ile bu argümanları dikkate almaksızın dilciliğe devam etmeye çalışanların alttan alta çatışması sonucu “Uydurukçacılık” diyilen bir kavram çıkmıştır. Bu kavram yukarıda argüman halinde sıraladığımız argümanları barındıran sözleri ve bu sözleri türetme iradesini tanımlamakta, bu argümanları barındıran sözleri Türkçe değil uydurma, uydurukça saymakta idi.

Yazık ki bu kavram ortaya atıldığında bu kavramı ortaya atan samimi Türkçecilere kucak açmayan, eleştirileri dikkate almayan dönem dilcileri bildikleri yoldan gitmeye devam etmişti. Bu eleştirilerin dozajının artmasının yanı sıra uydurukçacılık kavramının asli anlamından çıkıp dil devrimi karşıtlarının elinde malzeme olmasını da beraberinde getirdi. Uydurukça artık samimi Türkçecilerin değil, aynı zamanda dil devrimi karşıtlarının da suçlaması idi. Arap Fars sözlerinin dilde korunması gereğine inananlar olur olmaz her sözü uydurukçacılık ile damgalamakta asla gecikmiyorlardı.

Bu at izi ile it izinin biri birine karışmasını ve Türkçenin yanında duranların gerçek Türkçecilerin uydurukçacılar ile dil devriminin karşısında duran yobazlar arasında kalmasını sağlıyor ve gerçek Türkçecilerin Türkçeyi gereği gibi ve layıkıyla savunmasının önüne geçiyordu. Bu şekilde hem uydurukçacıların uydurdukları sözleri benimsetmelerine, hem de bu sözlere karşı çıkan yobazların kendilerine yandaş devşirmesine katkı sunuyordu.

Bu cümleden de anlayacağınız üzere duruşumuz yukarıda sıraladığımız argümanları dile getirenlerin yanındadır. Bugüne dek yukarıda açıklamaya çalıştığımız kakışma süregeldi. “Atı alan Üsküdarı geçti” diye düşünenleriniz olabilecektir ama biz hiçbir zaman geç kalınmadığı düşüncesindeyiz.

Arı Duru Türkçecilik

Uydurukçacılar, Türk halklarının bağımsız olmamasını, Türk dilleri arasında kapsamlı ve yakınlaştırıcı karşılaştırma yapma olanağının bulunmamasını fırsat bilip Türkçe üzerinde at oynatmış olabilirler ancak bu Türk ülkelerinin bağımsızlığına kavuşması ardından gelişen yakınlaşma, bütünleşme ve birleşme arzularına rağmen uydurukçacılığa devam edebilecekleri anlamına gelmez. Hele hele teknolojinin toplumları biri birine böyle bağladığı bir dönemde, insanlar internet üzerinden dahi diğer Türk dillerinin söz dağarına ulaşabilir, diğer Türk dillerini kendi arasında ve Türkiye Türkçesi ile karşılaştırarak uydurukçu sürecin Türkçe üzerinde açtığı derin yaraları görebilir. İşte bu gerçeği görme Türkçenin yaralarını ondurma yolunda ilk adımdır.

Böyle bir dönemde daha fazla Türkiye Türklerini kandıramazlar. Elbet foyaları ortaya çıkacaktır. Uydurukçacılığı ne için etmiş olurlarsa olsun, niyetleri ne idiyse bağlayıcı değildir. Akıl izan sahibi her Türk uydurukçacıların, hele hele hala uydurukçacılığa devam etme çabasındaki zavallıların Türkçeyi diğer Türk dillerinden daha da ayırarak emperyalizme hizmet ettiklerini görecek ve tam adı ile söylersek bu çabada olanlara “mankurt, satkın, hain” unvanlarını layık görecektir. Bu husus bizim sayfamızı aşan bir takdirdir, Türk halkının takdiridir. Yine de sayfamız bu bilincin oluşmasına gereken katkıyı sunmaktan asla geri durmayacak olsa da sayfamız uydurukçacıları ve uydurukçacılıkları ifşa etme üzerine kurulmuş bir sayfa değildir.

Sayfamızın birincil amacı dış etkiler ve iç etkiler ile doğal gelişiminin ötesinde bir saptırma döneminden geçmekte olan dilimizi, Ulu Önder Başbuğ Gazi Mustafa Kemal’in yukarıda alıntıladığımız konuşmasındaki esaslara dayalı olarak özüne döndürmektir. Ayrıntısıyla yazarsak dilimizin yabancı dillerin mantıki, sözlü ve dilbilim yönünden etkisinden kurtarılmasına katkı sunmak, yetkinliği arttırılmış ve olanakları genişletilmiş, söz dağarı ve yapısı itibariyle Orta Asya Türkçesi ile uyumlu hale gelmiş bir Türkçe oluşumuna hizmet etmektir. Bu bağlamda sayfamız Ortak Türkçecidir.

Sayfamız ve yönetimi Ortak Türkçeye Türk lehçelerinden karma ve yapay bir dille ulaşılamayacağının farkındadır. Sayfamız ve yönetimi diğer Türk halkları arasında aşağı yukarı ortak bir dil zemininin bulunduğunun, bu zeminden en büyük sapmayı Türkiye Türkçesinin gösterdiğinin de farkındadır. Bunun gereği olarak sayfamız aşağıdaki maddeleri izleyerek çalışmalarını yürütecektir:

  1. Anadolu’dan derlenen sözler kimi zaman dar bir alanda, sınırlı sayıda konuşucu tarafından bilinmektedir. Derlenen sözlerin bir kısmı da Türkçe değildir. Türkçe olsalar dahi birçoğunda anlam kayması, daralması, genişlemesi bulunmaktadır. Bu sözlerin Türkçemize dâhil edilmesinin ölçütü aynı anlam ve işlevde Orta Asya Türk lehçelerinde bulunmalarıdır. Anlam kayması, daralması, genişlemesi bulunan sözler ile Orta Asya Türk lehçelerinde bulunmayan yerel sözler dilimizin genel hazinesi için önerilmeyecektir.
  2. Eski kaynaklardan derlenen sözlerin çağdaş Türk dillerinde yaşadığı, kullanımda ve diri olduğu ortaya koyulmalı ve dilimizin geçirdiği evrimi takip etmeyen sözler başka örneklere bakılarak dilimizin bugünkü yapısıyla uyumlu hale getirilmelidir. Anakronik biçimler ile diriltilme asla değerlendirilmeyecektir.
  3. Eski kaynaklardan derlenerek diriltilmeye çalışılan söz ve yapıların doğru ve tam çözümlenmelidir. Bu yapıların günümüz Türk lehçelerindeki işlevleri ve evrimleri incelenerek Türkiye Türkçesine uyumlulaştırılmaları savunulacak ve bu uyumlulaştırmadan geçmeyenler ile diğer Türk dillerinde bulunmayanlara karşı durulacaktır.
  4. Türkiye Türkçesinde ortaya çıkmış anlam kaymaları, anlam daralma ve genişlemeleri giderilmeli, sözlerimiz olabildiğince asli anlamlarına döndürülmeli ya da Orta Asya Türklerince kullanılan anlamları ile uyumlulaştırılarak Türkçenin yeni türetmeler yönünde yolu açılmalıdır, betimiz bu konuda bilgi ve becerilerimiz ölçüsünde çalışacaktır.
  5. Yabancı sözler için diğer Türk dillerinde karşılık bulunamadığı zorunlu hallerde söz türetilirken anlam düzeltmesine gidilmesi ve dilde geçmiş gelecek bağının kopmaması yönünde bilgilendirici ve özendirici çalışma yürütülecektir.
  6. Söz türetmede kullanılan eklerde, eklerin tarih boyunca eğilimli oldukları işlev dışında keyfi ve fiilden çağrışıma dayalı biçimde kullanılmasının önüne geçmek, türetmede ek- kök ilişkisinin düşünülmesini temin etmek yönünde çaba harcanacak ve kök ve eklerin işlevlerini göz ardı ederek türetilmiş örneklerin düzeltilmesi yönünde çalışma yürütülecektir. Bu şekilde uydurma/uydurukça olarak nitelenen söz sayısının azaltılması sağlanacak ve dilin sağlıklı söz dağarına kavuşmasına imkan tanınacaktır.
  7. Dilimizin söz ve eklerine dilimizin geçmişinde ve kardeş Türk dillerinden bulunmayan anlam ve işlevler yüklenmesine karşı gelinecek ve diğer Türk dilleri ile ortak zemin aranacak, köklerle birlikte eklerin keyfi kullanımına karşı çıkılacaktır.
  8. Taklitçiliğe yorulabilecek ve karşılık olarak sunulduğu söze benzeyen sözler dilimizin gerek ve biçimleri uyarınca anlam ve bağlam yönünden güncellenebilmesi yönünde çalışılacaktır.
  9. Yapılan bütün türetmelerin diğer Türk dillerinden bağımsız ve Türk dil birliğini bozucu nitelikte olmaması yönünde bilgilendirici ve bilinçlendirici çalışma yürütülecektir.
  10. Bugüne dek oluşturularak dilimize o ya da bu şekilde katılmış olup diğer Türk dilleri ile aramızda anlaşmazlık duvarı ören uydurma sözlerin dilimizden dışlanması yerlerinin kurallı ve Türk dil birliğine hizmet eden sözlerin alması yönünde özendirici olunacaktır.
  11. Anadolu Türkçesinde var olup unutulmuş, diğer Türk dillerinde yaşamakta olan sözlerin diriltilmesine çaba harcanacaktır.
  12. Dilimizde medeniyetimizin belirleyicisi olan kimi yabancı sayılamayacak Arapça Farsça sözler vardır, bu sözler Müslüman Türk toplumlarının hepsinde kullanılmaktadır ve ortak söz statüsündedirler. Bu sözler dokunulmazdır. Bir gün Türk halkları ortak iradeleri ile bu sözleri Türkçeleştirmek kararına varmadıkları sürece o sözler öz dilimizin malıdır. Betimiz ulusumuzun değerleri ile barışıktır. Ancak Arapça, Farsça olan sözler içinde kutsallaştırılamayacak olan ve dilimize bir dil züppeliğinin ürünü olarak girmiş sözler bulunur, bunlar Batı kökenli sözler gibi istilacılardır, diğer Türk dillerinde Türkçelerinin bulunması durumunda Türkçeleri önerilecektir.

Betimiz sentezci “Türkçeleşmiş Türkçedir” duruşunda değildir. Betimiz Türkçülüğün, Atatürkçülüğün ve Türkçeciliğin gereği olarak arılaştırmacı olduğu için adı ARI DURU TÜRKÇEDİR. Ancak, arılaştırmacılığın hedefi, salt Türkçe kök ve eklerden %100 Türkçe bir dil yapısı oluşturmak değildir ve bu yapıyı oluşturmak da mümkün değildir. Medeniyetimize katkı sunmuş yabancı sözlere karşı tahammül edebilmeliyiz. Kaldı ki bunlara karşı alınacak önlemlerde izlenecek yol, bundan böyle bağımsız hareket ederek bunlara karşılık geliştirmek değildir. Orta Asyadan bağımsız geliştirilen her yeni söz, dilimizi onların dilinden uzaklaştırmaya katkı sunacak ve Türk dil birliğinin bozulmasına hizmet edecektir.

Bundan böyle gerçek anlamda Türkçecilerin bu gerçekliğin bilincinde olarak davranış ve tutum geliştirmesi, hatta Orta Asya Türk dillerinden birini mutlaka öğrenmek yoluyla, ortak dilin ve bu dili yaşama geçirmenin yollarını arar duruma gelmesi, Ortak Türk dili hedefine hizmet etmesi zorunludur. Yoksa salt özleştirmeci yaklaşım Türkçeden yana görüntüsü verse de aslında TÜRK VE TÜRKÇE DÜŞMANIDIR!

Ortak bir Türk alfabesinden, Ortak bir Türk dilinden söz edilen şu zamanda artık üzerimize düşen sorumluluğu almalı ve Türk halklarının bize yaklaşmasını beklemeden dilimizi onların diline yaklaştırmanın çabasına girmeliyiz. Onlarca yıllık uydurukçu süreci birden bire onarmak tabii ki mümkün değil, ancak elimizden geleni ardımıza koymayalım ki gözümüz arkada kalmasın. Şimdi yaraları sarma, kardeşlerimize yaklaşma zamanı. Bu şiarla yola çıkıyor ve sizleri, Türk ve Türkçe sevdalılarını, gerçek Türkçe sevdalılarını yanımızda durmaya çağırıyoruz. Türkçeci ve Ortak Türkçeci bilinci savunarak, biz Türk halklarını biri birimizden ayırmak isteyen emperyalistlere ve onların işbirlikçisi uydurukçacılara karşı bir halk hareketi şeklinde karşı durmaya çağırıyoruz ve yanımızda duracak her Türkçe sevdalısını yanımızda görmekten kıvanç duyacağımızı ilan ediyoruz.

Yazan: Nadir Hikmet Kuleli
Tarih: 7 Şubat 2013